| |
Ajans
Kafkas’ın düşünce turunun bu seferki konuğu kendisi bir
mimar olsa da daha çok Çerkes diasporasında gerek yazıları
gerek konuşmalarıyla kültür emekçisi olarak öne çıkan Yalçın
Karadaş.
Son zamanlarda kurumlar
arası arama konferansı çağrısıyla bir diyalog inşa etme
çabasıyla öne çıkan Karadaş’ın düşünce sepetinde herkesin
nasibine düşen eleştiriler var. Hüseyin Tok’un sorularıyla
işte Yalçın Karadaş:
Sizi
kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz?
Uzunyayla’nın Büyük
Kabaktepe
köyündenim. Baba tarafım Kabardey, K’eref ailesinden, anne
tarafım Abaza, Kuşba ailesinden. Jineps gazetesi yayın
kurulu üyesi ve yazarıyım. Zaman zaman Cumhuriyet, Radikal,
Birgün, Taraf gazeteleri ile Kafkasya Araştırma Analiz, Yapı
Dergisi gibi dergilere mesleki ve siyasal, toplumsal yazılar
yazıyorum. Uzunyayla.com, euroxase.com, abreg.net ve birkaf.net
gibi sanal gruplarda da yazılarım yayınlanıyor. Uzunyayla.com
okurları beni 2007 yılının köşe yazarı olarak onurlandırdı.
Köyde doğdum, üç yaşıma kadar köyde kaldım. Üç yaşımdan
sonra, önce Kayseri’ye, sonra İstanbul’a geldim. Boğaz’da,
Anadolu Hisarı’na yerleştik. Ve İstanbul Teknik Üniversitesi
Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. 25 yıllık mimarım. İki
üç sene önce de hukuki olarak emekli olmuş bir emekli
vatandaşım. 1977 yılından başlayarak da Çerkes ulusal
sorunuyla ilgili kafamı yoruyorum.
Kendinizi nasıl
tanımlıyorsunuz?
Ben kendimi her zaman
“Annem Abaza, babam Kabardey ben bir Çerkes’im” diye
tanıtırım.
‘Çerkes’i Kafkasyalılar anlamında kullanıyorsunuz?
Tabii şimdi ona gelecek olursak… Benim Çerkes kavramım
maalesef çok bilimsel olduğunu düşünerek Çerkes eşittir
Adige diyenlerle bir değil. Diasporada yaşayan, burada
doğmuş, büyümüş, yetişmiş bir insan olarak ben Çerkesliği
Kuzey Kafkas halklarının tamamına yayıyorum. Birçok insana
bu bilimsel görünmüyor. Ancak bilimsel çalışmalar yapıldıkça
bunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Etnisite, milliyet, ulus
gibi kavramlar her zaman ideolojik yaklaşılan kavramlardır.
Kafkasya’ya sonradan gelmiş veya otokton, dini İslam olmuş
veya Hıristiyan, fark gözetmeden, Kafkasyalı kimliğine sahip
herkesi, diasporada yaşayan bir insan olarak Çerkes olarak
görüyorum. Ama bugün, çok sık gittiğim Rusya Federasyonu’nda
böyle bir şey söz konusu değil. Çerkes kavramı benim için
bir üst kimliktir. Ben böyle kabul ediyorum. Bütün
yazılarımda ve konuşmalarımda bunu vurguluyorum. Ve okuyup
yazdıkça, yaşım kemale erdikçe de bunun haklı olduğunu
görüyorum. Gerek pratik yaşamımda, gerek farklı konularda,
etnisite, kültür, milliyet, din, dil gibi konularda farklı
yerli-yabancı yayınlarda bunu söylemeye hakkım olduğuna
inanıyorum.
Türkiye’de bir kitle var. Ve “Biz” diyoruz. Ama bu
“biz” herkes için aynı kitle değil. Burada bir karışıklık
var. Sizce Kafkasyalılar kimliklerini ne üzerine inşa
etmeli? Hangi somut esaslar üzerine oturtulmalı bu “biz”?
Bence Kafkasyalıların ana motifi, aynı kaderi paylaşmak ve
yüzlerce yıldır iyi-kötü günde bir arada olmak. Yani kader
birliği ve sürgün bir halk olmak. Aslında ben
‘Kafkasyalılık’a bir adım daha ötede bakıyorum birçok insana
göre. Daha sivri bir düşüncem var. Ben Gürcüleri de bu
Kafkasyalıların içine koyan biriyim. Gürcülerin bizden
farklılıkları mutlaka var. Her kabile arasında da
farklılıklar var. Dünyanın tüm uluslarını oluşturan halklar
arasında da farklılıklar var, öne çıkarmak isterseniz. Bana
göre bizim, rahmetli Dr. Yahya Kanbolat’ın deyimiyle “Ortak
bir harsımız” var. Bu ortak harsı (kültürü) paylaşan
insanlar, aynı dinden ya da dilden olmak zorunda değiller,
aynı şeylerden etkilenen, zevk alan, aynı şeyleri kafasına
takmış, Kafkasyalı halkların tamamına aynı görüşle bakan
insanlar, bu hars birliğini ön plana çıkarıyorlar. Küçük
motif ayrılıkları bir tarafa bırakılırsa, Kafkasyalı
kimliği, bir adım ötede bence Gürcü halklarını da kapsayan
bir kimlik olmalıdır. Aksi takdirde ben Kafkasya’da bir
barış, demokrasi ve özgürlük ortamı olabileceğine
inanmıyorum.
Buna bir yazınızda siz de değinmiştiniz, bu kimliği
bir gerilim politikasıyla diri tutmaya çalışan bir yaklaşım
da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok tehlikeli. Aslında kendimi tanımlarken özellikle eklemek
istediğim iki şeyi bu vesileyle belirteyim: Irkçılıktan ve
kapitalizmden nefret ediyorum. Akıllı insan ırkçı olamaz.
Bunlar ırkçı hezeyanlar. Bunlar kabileci ve toplumların asla
ilerlemesine olanak vermeyecek yaklaşımlar. En fazla şu anda
elektrikli olduğumuz Kafkas halkı Gürcülerle bile aramızdaki
bu elektriğin çok abartıldığını düşünüyorum. Ama bunun ana
sorumlusunun da Gürcü aydınları ve devleti olduğunu
düşünüyorum. Bu bile yanlış, hele hele Kuzey Kafkasya’da. Ki
ben oraya Kafkasya diyorum, Güneye de Güney Kafkasya
diyorum. Kuzeyliler bence Kafkasyalı. Kafkas Dağları’nın iki
yakasından başlayan ve Kuban’ın öte yakasına kadar uzanan
bölge aslında Kafkasya. Yanlış olarak Kafkas Ötesi’ne
Kafkasya deniyor dünya konjonktüründe. Ona karşıyım.
Bu bir yanlış mı yoksa saptırma mı?
Çoğu insan için yanlış, bilmiyorlar çünkü. Ama bir takım
devletler ve güçler için apaçık bir saptırma. Kafkasyalılar,
Gürcüler ve Kuzeydeki insanlardır.
Bu saptırmada amaçlanan nedir?
Çok moda veya karmaşık terimler kullanmak istemiyorum. Ama
burada amaç, sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarıdır.
Örneğin bugün Gürcistan üzerinde oyun oynanıyor ve Kuzey
Kafkasya, Rusya’ya bırakılmış görünüyor; Gürcistan da
Batı’nın kucağına terk edilmiş. Onlar bize “Rus uşağı” diye
suçlamalar yapıyor, yazılarında okuyorum; ama kendileri de
geçmişte Rus uşaklığı da yaptılar, bu terim çirkin bir terim
ama, bugün de Batı’nın uşaklığını yapıyorlar. Çünkü kendi
iradeleri ile hareket etmiyorlar. Sürekli gaz verilerek
çalışan toplumlar Kafkasyalılar. Kendi politikalarını
oluşturmaları için gerilim politikalarını bırakmaları lazım.
Karşısında binlerce yıldır beraber yaşadığı insanlar
olduğunu ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunu fark
etmeli.
Bir de bu gerginlik politikalarını Türkiye’de,
Çerkeslerin farklılıklarının ortaya çıkması, bu sayede
bilincin yükselmesi için arzulayanlar var. Yahudilerin
yaptığı gibi… Bu gözleme katılıyor musunuz?
Biz bu kadar zeki değiliz. Ne yazık ki Kafkasyalıların
temel özelliği gazla çalışmak, kaba bir değim ama; biz bu
kadar zeki değiliz. Kendi politikalarımızı kendimiz
belirlemiyoruz. Bugün Türkiye’deki ve Kafkasya’daki
demokratik sivil toplum örgütlerinin bile birçoğu hep
birilerinin güdümünde ve onların talimatlarıyla çalışıyor.
Gerginlik politikasının bize hiçbir faydası olmaz;
Türkiye’de de, Rusya’da da.
Peki toplumumuzun en önemli ve hayati sorunlarına
bakarsak ve kurumlarımızın uğraştığı şeyleri
karşılaştırırsak… Bunlar örtüşüyor mu sizce?
Ben kimlik konusundaki bir yazımda net olarak belirttim:
Biz 1864 ve biraz öncesinden başlayarak sürekli kullanılan
bir toplum olduk. Ama bu 1864’ten sonra ayyuka çıktı. Kendi
beynimizle ürettiğimiz politikaların peşinde değiliz.
Türkiye’deki ve Rusya’daki kurumlarımız da maalesef böyle.
Çoğu iyi niyetli olduğuna inandığım kurumlar ve çalışan
insanların tamamına emeklerinden dolayı saygım olmasına
rağmen, ben, kurumlarımızın özgür, kendi halkının
çıkarlarına yönelik, barışçı, demokratik, ulusal taleplerini
kendilerinin belirlediği plan dahilinde çalıştıklarına
inanmıyorum. Hep birilerinin dayatmaları, sınırlamaları, boş
bırakmalarıyla hareket eder Kafkas kurum ve aydınları
belirli sürelerde. Bazen de hiçbir şey yapmazlar, hepsi
“kültür”ün peşine takılmışlardır; bu kültürün ne olduğunu da
tarif etmez çoğu. Fakat bir halk yok olduğunda, halkın
geleceği olmadığında o kültürün yaşamayacağı, yaşasa da
Anadolu’da veya dünyanın çeşitli noktalarında yok olmuş
kültürler ve dillerin gördüğü ilgiden çok az bir ilgi
göreceğine inanıyorum. Yani önce halkı, Kafkasya halklarını
yaşatmak gerekiyor. Kültür olmazsa olmaz, çok önemli bir şey
ama biz kültür diye dans etmeyi anlıyoruz. Ve ne yazık ki ve
çok şükür ki –neden böyle söylediğimi anlayacaksınız- iyi ki
danslarımız varmış, yoksa biz çoktan asimile olmuştuk.
İnanın Kafkas dansları ve müzikleri olmasaydı, bizim nesle
geldiğinde, Çerkeslik veya Kafkasyalılık mefhumu Anadolu’da
bitmiş olabilirdi. Buna gönülden inanıyorum. Bu çok önemli
bir şey. Bazı aydınlarımız bu danslarımızı, müziklerimizi
çok aşağılıyorlar; bu bana çok kırıcı ve zavallıca bir
düşünce gibi geliyor. Bu insanlarımızı ayakta tutan çok
önemli bir motif ve binlerce yıllık ciddi bir kültür
birikimi bu danslar ve müzikler.
Kronikleşmiş bazı sorunlarımız var. Devamlı dile
getiriyoruz ama hiçbir aşama kat edilemiyor. Bunları
yapamamanın nedeni bazı kültürel kodlarımız olabilir mi?
Mesela bu folklorik öğelerin de böyle bir yan etkisi
olabilir mi? Yani insanlara, bu folklorik öğelerle uğraşınca
bir yandan bir tatmin hissi yaşatıp, diğer yapılacak şeyleri
önemsizleştirme gibi…
Kesinlikle var böyle bir şey, bir çeşit kendimizi kandırma…
Danslar, müzik veya herhangi bir güzel motif toplumun lehine
olduğu gibi aleyhine de olabiliyor. Aleyhine kullanıldı ve
kullanılıyor. Sadece dans ve müzik de değil; thamadelik
kavramı, xabze kavramı da bizim toplumumuzu pasifize etmekte
kullanılmıştır. Burada görev aydınlara düşüyor.
Kültür dediğiniz şey siyasetten
ayrı düşünülemez. Halkların bugünü, yarını ve geçmişi
siyasetten ayrı düşünülemez. Bir açılım yapan bir kesime
hemen bir yafta yapıştırmayı severiz. Yani bizim gibi
düşünmüyorsa bilgisizdir, cahildir, dünyadan haberi yoktur,
ajandır. Ve bu tür depolitizasyona karşı herhangi hareket
olduğu zaman bu kavramlar önünüze çıkar. Xabze derler, sus
derler, yemuk derler… Ya da hadi bırak bir cegu yapalım
derler. Xabze kültürümüzün özü ve bizi biz yapan en önemli
kavramdır. Ama içini boşalttığınız her şey sizin aleyhinize
çalışır ve başınıza geçer çuval gibi.
Her kültürün kendi içinde bir ahengi var ve bunun
motifleri o ahenk içinde anlam buluyor. Ama bizim toplumumuz
radikal değişimler yaşadı, bu kültür de kendi doğal, hayat
bulduğu şartlarını kaybetti. Belki yetmişlere kadar çeşitli
coğrafyalarda az çok bu ahengini koruyabildi ama bugün hızlı
bir şehirleşme sürecindeyiz, modern hayatın başka gerçekleri
var ve kültürümüz hayat bulduğu ve anlam kazandığı
şartlardan mahrum. Bu da bir ikilik getiriyor bireylere. Bir
tarafta modern gündelik hayatımız, onun yanı başında
geleneksel kültürümüz… Geçmişte toplum için kanat olan
şeyler bugün bir sırtımızda bir yük gibi durabiliyor. Bu
ikiliğin üstesinden gelmek için Çerkes aydını ve kurumlar ne
yapmalıdır?
Özünden arındırılmış ve içi boşaltılmış hiçbir kavram,
toplumun geleceği için yararlı olamaz. Biraz önce de
söylediğimiz gibi bir takım insanlar kendi kişisel veya
kurumsal çıkarları gereği suskun kalınması gereken yerde
başkaları konuşmaya başladığında “Yahu siyaset
yapmayın”, “Bu xabzeye uygun değildir, yemuktur”, “Bu bizim
kültürümüze aykırıdır” dediklerinde, biz, geçmişten
aldığımız ve bir türlü tüketemediğimiz, gerçekten çok zengin
ve güçlü kültür mirasını bu sefer kötü kullanmaya
başlıyoruz. Bir kavram yüz yıl önceki haliyle bir tutulamaz.
Çünkü dünya değişti. Bizim insanlarımız bu eski kavramları
yeni hayat içinde, insanın parçalanmışlığını, kendi iç
parçalanmışlığını engelleyecek şekilde bir araya getirecek
aydınlarını yetiştireceğine, farklı fikirler öne süren,
kafasını biraz farklı yormaya çalışan, bir şeylere şüpheyle
yaklaşan insanlara hemen yaftalar yapıştırıyorlar. Bunları
etkisizleştiriyorlar. Bunun için yapılacak şey şu: Hangi
dünya görüşünden olursa olsun, aklı başında insanlarımızın,
aydınlarımızın bir araya gelip birbirlerini dinleme
kültürlerini geliştirmeleri, birbirlerinden bir şeyler
öğrenmeleri, eleştiriye katlanabilmeyi öğrenmeleri ve
halklarımızın geleceğine bir yol çizmeleri lazım. Aksi
takdirde dernekçilikle bizim ulusal sorunlarımız çözülemez…
Sanki dünyada dernekçilikle ulusal sorun çözmüş bir örnek
varmış gibi… Siz biliyor musunuz öyle bir örnek? Öyle bir
örnek yok. Hele hele bu çeşit dernekçilik ve
örgütlenmelerle… Yani birilerinin izin verdiği ölçüde
konuşup yaparak hiçbir şey çözemezsiniz. Kendi halkınıza ve
kendi aydınınıza dayanmak zorundasınız. Kendi halkına ve
aydınına dayanmayan, başka güçlerin etkileriyle tepki
gösteren toplumlar yok olmaya mahkumdur.
Siz daha önce de ‘Arama Konferansı’ çağrısı
yapmıştınız. Kurumlarımızdan buna nasıl bir cevap geldi ya
da cevap geldi mi?
Ben 25 yıllık meslek hayatımda son 10 yılımı üst düzey
yönetici olarak geçirdim ve arama konferanslarının bir
şirket için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Bizim
halklarımız bir şirket kadar önemli değil mi ki sorunlarını
bir araya gelip konuşmuyoruz? Bu konuda hiçbir kurumdan
bana, “Haklısın arkadaş, biz böyle bir şey yapıyoruz,
neresinden tutabilirsin bu işin” denmedi. Bir tek
kişinin adını anmak istiyorum burada, Birleşik Kafkas
Dernekleri Federasyonu’ndan, hiç yüzünü görmedim, emekli
albay Sönmez Can, Uzunyayla.com’da, benim bir yazım üzerine,
“Bu insan haklı” dedi. Bir tek bu. Bizde şöyle bir psikoloji
var: biz varken Yalçın kim oluyor ki, ben varken sen kim
oluyorsun ki, benim ailem varken senin ailen ne ki, benim
kabilem varken senin kabilen ne ki… Benzeri son derece
zavallı bir anlayış var. Bu ve benzeri yol gösterici,
pozitif bir takım önerileri dışardan bir insan söylese
göklere çıkarırlar ama bizim içimizden bir insan olduğunda
enteresan rahatsızlık doğuruyor. En ağır hakaret de yok
saymaktır. Hiç muhatap almazlar. Çünkü siz onların genel
politikalarına boyun eğecek biri değilsiniz, sizi
biliyorlar. Bu fikrin, kurumlarımızdan birinden çıkması
gerekiyordu, önemsenmesi için. Ama bu kurumların sürekli
içinde olmuş ancak bağımsız ve başka dünya görüşünden
insanların fikirlerine saygı gösteren, kavrayıcı bir
anlayışla bakan, bir Yalçın Karadaş benzeri insan, bu
olmalıdır dediği zaman enteresan bir rahatsızlık
doğuyor. Bu bizim, kabileci, zavallı anlayışımızın bir
ürünü.
Peki bu iç diyalog eksikliği nasıl giderilebilir?
Bizde eksik olan şey şu: Bizim kültürel kodlarımızın bu
yaşama yansıttığı kişilikler, bir takım kompleksleri
barındırıyorlar, ben dahil. Örneğin ben bu konularda, bir
takım kurumların yöneticileriyle konuştum, aldığım sonucu
size söylüyorum: Tamamen kişisel karşılıklı kompleks ve
zıtlaşmalar. Tamamen kişisel. Özellikle 80 öncesinin kaos
ortamında, arayış ortamında, bir kısım insan sağcı olmuş,
bir kısım insan solcu olmuş, bir kısım dinci olmuş, bir
kısmı liberal veya değişik dünya görüşlerinden olmuş
insanlar, 30 yıl önceki çocukluklarına geri dönüyorlar;
karşısındaki insanla muhatap olmuyorlar. Bunu toplumları
için bir kenara bırakabilecek olgunlukta değiller ne yazık
ki. Ama onu gençler yapacak.
Azıcık farklı şey söyleyen hemen yaftalanıyor. Bu
entelektüel dünyayı felç eden bir şey değil mi?
Bu bizim zavallılığımız. Bu sadece bize özgü bir şey de
değil ne yazık ki. Özellikle az gelişmiş ve gelişmemiş
ülkelerin yarı aydınlarının bir hastalığı bu.
Nedir bunun kaynağı, hain çokluğu mu, fazla paranoya
mı?
Hayır bu hain çokluğu veya paranoyadan değil, bu
gelişmişlik düzeyinin düşüklüğünden. Bizim bir takım
aydınlarımız, kendi çapıyla toplumun çapını bir tutuyor.
Diyor ki ben yapamadığıma göre, toplum nasıl yapsın! Bu
insanlara biz aydın diyoruz, bu insanlara maalesef thamate
diyoruz. Thamatelik yaşla, parayla, mevki ile olacak şey
değil, olmaması gerekir. İçi boşaltılmış, çok kritik bir
kavram bu. Bunun paranoyayla falan alakası yok, bu kendi
çıkarları veya kendi beyninin alabildiği kapasitenin
dışındakileri reddetmektir.
Diyalogun önündeki engellerden biri de korku
olabilir mi? Sonuçta diyalog farklı olanla kurulan bir şey
ama diyaloga gireceği kişiyle aynılaşacağı korkusu olabilir
mi?
Kesinlikle olabilir. Bunun birinci nedeni bu kişilerin
yeteri kadar aydın olmaması. İkincisi kendi kişisel
inatçılıkları ve kompleksleri. Üçüncü ve en önemli şey de,
toplumun hak etmeden kendilerine verdiği itibarın yok
olabileceği korkusu. Küçük olsun, benim olsun! Budur. Ayrıca
bu tür insanların kendi iradeleriyle hareket ettiklerine
inanmıyorum. Gerek Türkiye, gerek Rusya’da kurumlarımızın
genel yapısı, devletin izin verdiği kadarıyla sınırlıdır.
Zaman zaman gevşek bırakırlar; ama ağzından onların
istemediği bir şey kaçtığı zaman cezalandırma yöntemleri
devreye girebilir. Kendi iradesiyle hareket eden insan da
kendi halkına dayanmak durumundadır.
Kendimizden bahsederken sık sık “Yok oluşun
eşiğindeki toplumlar”, “Yok oluşun eşiğindeki diller” diye
bahsediyoruz. Bu söylemin kendisi zaten yok oluşa ivme
kazandıran bir etken değil midir? Hastanın başında durup
“Ölüyor” demek gibi. Bu söylem üzerine neler
söyleyeceksiniz?
Aydın zannettiğimiz insanların çoğu, bir yerlerde bir
şeyler okurlar, hemen ona inanırlar; bir söylemi hemen
taklit ederler. Kendi iradesi ve birikimiyle söylenmiş
olmadıkları için bu lafların ne tür anlamlara gelebileceğini
de düşünmüyorlar. Kendine güvenmiyorlar.
Reel politika eğilimi görülüyor. İyi niyetlerle bir
şeyler yapılıyor ama Rusya’nın güdümüne giriyormuşuz gibi
bir görüntü var. Bu gözleme katılıyor musunuz?
Size şunu söyleyeyim. Adıge-Abhaz-Ubıhların 1864’te
Kafkasya’dan sürgün edilmesinden sonra emperyal Rusya’nın
iki tane tehlikesi kaldı. Bu Kafkasya’da Çeçenlerdi,
diasporada da Adıge-Abhazlardı. Çeçenleri provoke ettiler,
bir şekilde bu savaşı yaptırdılar insanlara ve Çeçen
halkının köklerini kurutma noktasına geldiler. Yani Çeçen
tehlikesini yok ettiler kendilerine göre. Ama Çeçen
tehlikesinden büyük tehlike, anavatandaki Adıge ve Abazalar.
Bunu nasıl yok edebilirler? Kendi sınırları dışına yerleşmiş
milyonlarca nüfuslu bir toplum. Bunun yollarından bir tanesi
de bu insanları kabileci milliyetçiliğin içine
sürüklemektir. Bu şekilde de bu insanlardan kurtulurlar. Bu
günlere geldiğimizde, internet veya basın üzerinden
yaptığımız tartışmalarda bunu gayet net görebiliyorsunuz ki,
ciddi bir kabileciliği halkın kurtuluşu olarak öne süren bir
kesim var. Bunun kaynağı maalesef ve maalesef kendileri
değil. Yani diasporadaki Çerkeslerin pasifize edilmesi iki
şeye yarar; Birincisi Rusya Federasyonu politikalarının
devamına, ikincisi Türkiye Cumhuriyeti içinde de
anti-demokratik yapının sürmesine.
Bir tarafta diasporanın Kafkasya ile ilişkilerini
arttırmak var, öte yandan kimlik ve yaslandığı temeller var.
Ticaret veya başka şekillerde anavatanla ilişkiye giren
kişilerin bağımsız hareket etme şansları azalıyor; öte
yandan kimlik de nihayetinde sembollere dayanan şeyleri
Rusya hedef alıyor. Sanki bu ikisi arasında bir tercih söz
konusu. En son 450. yıl kutlamalarında bunu yaşadık. Bu iki
nokta arasında bir denge tutturulamaz mı?
Anavatandan halkımızın sürüldüğü ilk günlerden beri,
‘kaderimiz’, ‘diasporik’ dediğimiz aşağılayıcı yaşamın,
Osmanlı Devleti ile Rusya ve İngiltere tarafından
planlandığını düşünüyorum. Yani emperyal politikalarla biz
buralara geldik. Ve aynı emperyal politikalar bugün şekil
değiştirmiş olarak sürüyor. Yani Kafkasyalıların kimliğine
sahip olmaları ve onurlarıyla ayakta durmaları eğer Türkiye
Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun işine geliyorsa, buna
kimse ses çıkarmaz. İşine gelmiyorsa, bu kimliği örselemek,
asimile etmek için, bu kimliği kendinden utandırmak için her
türlü girişimi yapacaklardır. Ama biz nasıl davranmalıyız?
Bir kere ana eksenimiz şu olmalı: İnsanı, insan haklarını
baz almalıyız. Bizim Türk halkıyla veya Rus halkıyla veya
dünyanın her hangi bir halkıyla sorunumuz olmamalı.
Sorunumuz yönetimlerle. Yazdığımız şeylerin çoğu Rus
düşmanlığı, Türk düşmanlığı olarak algılanabilir ama bizim
hiçbir halkla sorunumuz yok. Yani bu kimlik örselenmesi,
kimlik sorununun yolu, bizim bu devletlere kendimizi kabul
ettirmek ve bizim barışçı, demokratik, eşitlikçi bir hayat
istediğimiz, yok olmak istemediğimizi çok net ortaya koymak
zorunluluğumuz var. Onu da bu devletlere ve halklarına
anlatmalıyız. Kavgacı-dövüşçü, savaş kışkırtıcısı,
ırkçı-şoven, başkalarını aşağılayan veya bizi aşağılatan
hiçbir şeye taviz verme lüksümüz yok, bu son derece yanlış
olur.
Kimlik üzerinden siyasete nasıl bakıyorsunuz?
Son seçimlerde Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte
Çerkes kimliğini ön plana çıkararak bir takım kişileri
desteklediğimizi deklare ettik. Ve tahmin ettiğimiz bazı
kesimler de bize çok ağır eleştiriler yöneltti. Etnik
milliyetçi anlayışlarla siyaset yapılmasına karşıyız. Ancak,
Türkiye’de ciddi bir nüfus oluşturan Kafkasyalılar yok
sayılarak, “Nasılsa bunlar devletçidir, nasılsa bunlar
Türkleşmiştir” diye bizi oyuncuların içinde saymama anlayışı
var. Yani biz bu topraklarda yaşamıyoruz, yaşıyorsak da Türk
olarak yaşıyoruz. Çerkes kimliği veya Kafkasyalı
kimliğimizle yaşamıyoruz onlara göre. Biz bunun yanlış
olduğunu ve Türkiye’de yürütülen asimilasyoncu
politikaların, gelişen Türk ırkçılığı ve onun yarattığı Kürt
ırkçılığının toplumumuza zarar vereceği bilinciyle buna
‘dur’ diyen, diyebileceğini düşündüğümüz, Baskın Oran gibi,
çok saygı duyduğumuz insanları destekleyerek yola çıktık.
Ben hala doğru yaptığımızı düşünüyorum. Bu arada kendi gibi
düşünmeyen herkesi genelleyerek komünistler, Kürtçüler ya da
bölücüler diye yaftalayan insanları gördük. Ama bence
atılması gereken bir adımdı.
Türkiye’deki Çerkeslerin en önemli kırılma
noktalarının tamamen buranın kendine has sorunlarından
kaynaklandığını görüyoruz. Mesela 13 Ekim Nalçik
ayaklanmasını dinci-laik tartışmalarının argümanlarıyla
okumaya çalışanlar oldu. Halbuki oranın kendine has bir
durumu var. Yani etnik kimlikle siyasete girmenin Kafkasya
bağlamında bize ait olmayan ayrışmaları derinleştirici bir
etkisi olur mu?
Hiç sanmıyorum. Etnik kimlikler üzerinden siyaset
yapılması yanlış. Ama bu etnik kimlikleri yok sayan ırkçı,
tek dilci, tek etnikçi anlayış elli kat daha yanlış. Bir
kere bu anlayışın değişmesi için mücadele eden bir cephe
oluşturma zorunluluğu var. Böyle bir cephenin Kafkasya’daki
cumhuriyetlere ve Rusya Federasyonu’ndaki halklara ve
halklarımıza fayda sağlayacağını düşünüyorum. Ama sadece
Çerkes etnik grubunu ön plana çıkararak, milliyetçi
Türklerin veya yükselişteki Kürtlerin yaptığı gibi, bir
şeylerin arkasına milliyetçiliği gizleyerek ortaya
çıktığımızda, bunun bize hiçbir fayda sağlamayacağını
düşünüyorum. Bu, Kafkasya’da yaşayan insanlarımıza da zarar
verir. Bir arada eşitçe yaşamı savunan cepheleşmeler yarar
sağlar. Çünkü Türkiye’de artık sol ve sağ, eski sol ve sağ
değil. Bizim artık yolumuz, insan odaklı kitlelerle iş
birliği yapmaktan geçiyor. HT/FT
İkinci Bölüm: Gürcistan
şövenizm batağında
|